Tepeden tırnağa ona hiç sarılmadan,şimdi ölmek istemem kalbine dokunmadan..
Kendi dilimden birşeyler karalamayalı ne çok olmuş yahu!
Blogları takip etmekten hiç eksik kalmıyorum ama sanırım kendi blogumu,biraz da olsa beni takip edenleri mahrum etmiş bulunuyorum.
Çok iç açıcı olmayan,yarı pesimist bir yazı olacak bu da.
Gönül ister ki şen şakrak mutlulukların yazarak çizelim resmini ama olmuyor :)
1 ay önce işimden ayrıldım çok gönüllü olmasam da şartarın getirisiyle.İnsana ne koyuyor(!) biliyor musunuz?Herşeyine rağmen gönülden bağlı olduğunuz işinizden bir şekilde kopmak zorunda kalıyorsunuz.Çalışana ihtiyacı olan işveren bile bunun için mücadele ediyorsa yapılacak birşey kalmamıştır.Henüz başındayım yolun belki de,günler neleri getirecek bilmiyorum.Ama şu an içinde bulunduğum durumdan çok keyif aldığım söylenemez.Bir iş görüşmesi yaptım 1 hafta içerisinde.Olumsuz sonuçlandı.Hayat şartları bu kadar zorken işverenin de çalışanı neden bu kadar zorladığını anlamak mümkün değil.Öyle böyle işte.
Amerika da ünlü bir avukatın kaybettiği tek dava:

Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu. Ama karısının cesedi ortada yoktu..

Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu.

Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:

"Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum. Buna az sonra sizler de inanacaksınız. Neden mi? Bakın, şimdi ona kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karısı bu kapıdan içeri girecek...

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10"

Bütün jüri kapıya döndü. Kimse girmedi içeri..

Avukat bir savunma dahisiydi, öldürücü hamlesini yaptı:

"Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız. İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.."

Ancak jüri ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı..

Mahkeme çıkışında avukat, jüri başkanına yaklaştı:

"10' a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya baktığınız halde neden böyle bir karara imza attınız?"

"Doğru" dedi jüri başkanı; "Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu."



En iyi analist herkes bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen bakışları izleyen kişidir.
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.


Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”


Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”




İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!



Son pişmanlığa da ceza indirimi var mı?





- Pişman mısınız?
- Yo-oo, değilim.
- Yaz kızım, etkin pişman, beraatine...


*


- Niye geldiniz?
- Sayın Öcalan söyledi.
- Yaz kızım, örgüt üyesi olmadığına...


*

Sen mesela, hacı emmi!


“Bunlar dinini bilen çocuklar, vatana millete hayırlı olur” diyordun sakalını sıvazlaya sıvazlaya... Nasıl gidiyor sence vatan millet işleri? Sen değil miydin köyün şehidi için fazladan iki rekat namaz kılan... N’olacak şimdi?


*
“Etkin pişmanım” deme bana... O, sana uygulanamıyor maalesef, seninki son pişmanlığa giriyor, kusura bakma.


*


Veya sen, Hatçe yenge.

İftar çadırında, senin paranla sana avanta çorba ısmarlayanlara bi hatim indirmediğin kalmıştı... “Allah devletimize zeval vermesin” diye dualar ediyordun... N’ooldu şimdi o devlet?

*


Ya sen, emekli Ahmet bey.


Kahvede başının etini yedin milletin, eczaneden nasıl bedavaya ilaç aldığını anlata anlata bitiremedin, 20 tane reyin olsa, 20’sini de vereceğini söylüyordun... Nasısın şimdi? Memleketi iki tane aspirine satmış gibi hissediyor musun kendini?

*


Ya da sen, laylaylom Arzu.


“Ay bakamıyorum şekerim, hep cenaze, hep ağlayan insanlar, o perişan çocuklar filan, vallahi yüreğim dayanmıyor, fena oluyorum, kapatıyorum televizyonu, seyretmiyorum artık haberleri” diyordun... Seyrediyor musun şimdi? Aç artık, aç... Ekranlar güzelleşti.

*


Sen, liboşik işadamı Tarık.

Bir taraftan “Ben cebime bakarım azizim” deyip, takunyalıların önünde el pençe divan duruyordun, bir taraftan, utanmadan, Mehmetçik Vakfı’na bağışta bulunuyordun... İster misin, Mehmetçik Vakfı’na yaptığın bağışlar yüzünden başın derde girsin şimdi?


*
Sen, üniversiteli Şebnem.

Sana ders veren hocayı sabahın köründe yatağından kaldırıp, pijamayla tutukladılar, kanser oldu adam kahrından, “neme lazım” dedin, zahmet edip kantindeki protestoya bile katılmaya tırstın, kenardan kenardan araziye uydun... Niye endişeliymişin gibi yapıyorsun ki şimdi?

*
Sen, memur Hüseyin.


Başındaki badem bıyıklı görecek diye, bizim yazıları bile gizli gizli okuyorsun internetten, gammazlanacaksın diye yusuf yusufsun... Zaten o nedenle katılmamıştın Cumhuriyet mitinglerine... Katılsana şimdi PKK mitingine... Sana söyleyeyim, terfi bile edersin belki.


*
(NOT: Bu yazıyı, “İki cihanda lekeli” albümünü heyecanla beklediğimiz Sezen Aksu’nun “Masum değiliz hiçbirimiz” şarkısı eşliğinde okursanız, daha şık olur.)


YILMAZ ÖZDİL